30 Mayıs 2007
         

İlişkili haberler
Rönesans ve Aydınlanma
Rönesans Sanatı ve Floransa
Floransa
Resim
Donatello
Verocchio
Michelangelo
Leonardo Da Vinci
Piazza Della Signoria
Ponte Veccio

Rönesans, Aydınlanma ve Floransa

16 Mayıs 2007 Bülent Denli

Floransa fotoğraflarını görmek için tıklayınız

Rönesans, sanat ve kültürle ilgilenen herkesin sık sık karışlaştığı sözcüklerden biridir. İtalyanca "RİNASİMENTO " sözcüğünden kaynaklanan bu terimin anlamı; "yeniden doğuş" tur. Rönesans genelde, 14 -16. yüzyıllarda İtalya'da sanat ve yazın alanındaki canlanış olarak tanımlanır. Canlanma, restorasyon, yeniden uyanış, diriliş, bu isimler de rönesansı anlatmak için kullanılabilir. Sanat tarihinin öncüsü sayılan Giorgio Vasari (1511-1574), bu canlanışı tanımlamak için "rinascita" sözcüğünü kullanmıştır. Ama deyimin bugünkü anlamı, Jacob Burchardt'ın ilk kez 1860'da basılan "İtalya'da Rönesans Kültürü" adlı yapıtıyla hayat bulmuştur.

Rönesansı günümüzde klasik Avrupa sanatını başlatan dönem olarak benimsiyoruz. Rönesans kelimesini de Ortaçağdan modern dünyaya geçişin tümünü ifade etmek için kullanıyoruz. Bu geçişin başlangıcı için belirli sınırlar çizmek bir ölçüde mümkün olabilir ancak tamamlanmasına ilişkin herhangi bir tarih vermek mümkün değildir.

Rönesans, İtalya'da yalnız sanat alanında görülmez; sosyal yaşantının bütün dallarındaki hareketliliği, canlanışı içerir.

Bu bağlamda Rönesans ile neyin kastedildiğine SANAT TARİHİ AÇISINDAN bakıldığında, mimaride resimde ve heykelde, antik anıtların iyileştirme çabalarından etkilenerek ortaya çıkan bir devrim olduğu söylenebilir.

Rönesansa EDEBİYAT, DİN VE FELSEFE AÇISINDAN bakıldığında, el yazmalarının keşfinden, antik çağa olan tutkudan, filoloji ve eleştiride ileri gitmekten söz edilebilir. Şiirde ortaya çıkan yeni tatlar, yeni bir düşünce sistemi, klasiklere ilişkin yeni bilgilere erişilmesi, daha doğru analizlere ve dinde reform sonucu vicdan özgürlüğü öne çıkararılabilir.

Rönesans deyince BİLİM ADAMLARI güneş sisteminin Kopernik ve Galile tarafından keşfine, Vesailus'un anotomisine ve Harvey'in kan dolaşımına ilişkin uzun söylevler verecek, gerçek bilim yönteminin üretildiğini söyleceklerdir.

SİYASİ TARİHÇİLER feodalizmin yok olmasından, Avrupa'nın büyük uluslarının gelişmesine, monarşinin büyümesi, din otoritesinin eksilmesi ve papalık kurumunun İtalyan krallığına indirgenmesi, özgürlük duygusunun ortaya çıkışından dem vuracaklardır.

HUKUKÇULAR, Rönesansı, akılcı bir yönetimi modern hukuk kuramlarına yönlendirecek uluslararası hukuk çalışmalarının başlangıcı olarak tanımlayacaklardır.

KEŞİF İCATLAR AÇISINDAN BAKANLAR ise Rönesansı Doğunun keşfi, matbaa ve gravür sanatı, pusula, teleskop, kağıt ve barut'un dünyaya getirdiği faydalarla anlatacaklardır.

Genelde Rönesans, çürümüş veya olmaması gereken her şeyin yok edildiği, faydalı va canlandırıcı olan her şeyin etkin kılındığı dönem olarak nitelenmektedir.

Ancak ne bu bakış açıları için tek tek alınacak cevaplar ne de bu cevapların tümü Rönesansın karşılığıdır. Rönesansı şu ya da bu özelliği ile açıklamak mümkün değildir. Zamanı gelmiş bir insanlık çabası ve hala içinde bulunduğumuz bir süreç olarak kabul edilebilir. Rönesans tarihi Avrupa ırklarında açığa çıkan insani bir ruhla bilinç özgürlüğüne kavuşulmasının tarihidir.

Peki, İsa'nın doğumundan yaklaşık 1400 yıl sonra ne oldu da Avrupa'da insanlar uyandı ve harekete geçti? Bu soruya tam olarak cevap vermek oldukça zordur.

1453'te Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethetmesi ile Roma İmparatorluğu çökmüş, eski düzen biterken hümanizmi de içine alan yeni biriken güç, ortaya çıkma fırsatı bulmuştu. Karanlık ve barbarlığı temsil eden Ortaçağ'ın sonuna doğru, sanat ve bilim İtalya'da yeniden canlanmaya başlamıştı. İstanbul'dan kaçan Yunanlılar da Batı'yı bir kez daha Eski Yunan ruhuyla temasa geçirmişti. O sıralarda İstanbul ve İspanya'da Arapça ve Yunanca, Platon ve Aristoteles yaşıyordu. Modern bir zihnin anlayabileceği dille konuşabilmek için adeta Rönesans'ın çağrısını bekliyordu. Rönesansın asıl niteliğinin entelektüel düzlemde olduğu gerçeği unutulmamalı ve feodalizm bağlantısına bu açıdan bakmak gereklidir.

Ortaçağda insan bilinci bulanıktı. Özgürlük ruhu yaşıyor ama farkına varılmıyordu. Bu durum, inanç, yanılsama ve ön yargılardan kaynaklanmaktaydı. İnsanlar kendilerini yalnızca bir ırk, halk, parti, aile ya da birliğin üyesi olarak genel bir kategori yoluyla algılayabiliyordu. Oraçağ güçlü cemaat duygusunun dönemiydi. Ortaçağ kültürünün gerçek özünü, birlikte inşa etme fikri oluşturuyordu. Bütün görsel sanatlar mimariye tabiydi, simgesel ve anıtsaldı. Her şey ve herkes gibi sanat da Kilisenin elinde bir silahtı; sanatçı Kilisenin buyruğu altındaydı. Sanatçının hem müşterisi hem de patronu Kiliseydi. Resimi, heykeli, yapıyı ısmarlayan Kiliseydi. Yapı, Kilisenin yüceliğini sergileyecek biçimde 'anıtsal' olmalıydı. Resim ve heykel ise, kutsal kitaplarda anlatılanları, buyurulanları inananlara ve de inanmayanlara görsel olarak iletmeli; resimler yüreklere korku salmalı, insanın yani kulun çaresizliğini birkez daha hatırlatmalıydı. Doğal gerçekliğin taklidi asla son amaç değildi.

Güzellik bir tuzak, zevk bir günah, dünya geçip giden bir gölge, insan düşmüş ve kayıp bir varlıktı. Tek kesinlik ölümdü; kıyamet kaçınılmaz, cehennem sonsuzdu, cennete ulaşmak zordu. Cehalet kabul edilebilir bir şeydi, çünkü tanrıya inancın ve boyun eğmenin yoluydu. Perhiz ve çile yaşamın tek kuralıydı. Bunlar, dünyevi hayata veda eden Ortaçağ kilisesinin sabit görüşleriydi. Doğal olarak sanatçının özgürlüğü Kilisenin çizdiği sınırların dışına taşamamıyordu.

Rönesans'ın ortaya çıkışı bütün bu ilkelerin zayıflaması ve yitirilmesi anlamına geliyordu. Rönesans bunları derinden sarsarak yok etti ve insan ile dış dünyası arasına gerilen kara perdeyi yırtarak ışığa ulaşılmasını sağladı. Kilisenin mistik öğretisinin yerini klasik beşeri ilimler kültürü aldı. Yeni bir ideal kuruldu. İnsanoğlu dünyadaki yaşamının yalnızca bir kader değil ayrıcalık olduğunun bilincine vardı. Rönesans, aklın zindandan çıkıp bağımsızlığa kavuşması, iç ve dış dünyanın çifte keşfiydi.

Devletin ve dünyadaki her şeyin nesnel olarak ele alınması ve değerlendirilmesi olanaklı hale geldi. İnsan ruhsal bir bireydi ve kendini böyle görmeye başladı. Artık, işbirlği içindeki cemaatin yerini tutkulu birey alıyordu.

Ortaçağ düşüncesinin iki temel niteliği olan biçimcilik ve insanbiçimcilik bir süre sonra ortadan kalktı. Ortaçağ zihniyeti için hakikati aramak ve bilgiye ulaşmak ancak kutsal içerikli bir kaç mantıksal formülle sağlanıyordu. Modern zihin için bu durum çok farklıydı. Doğanın ve dünyanın, açığa çıkarılması gereken bir çok gizi vardı. Artık, henüz dile getirilmemiş, her biri kendi içinde yeni sorular doğuran hakikatleri bulmak, değerlendirmek, geliştirmek ve tanımlamak zamanıydı. Bu anlamda Leonardo da Vinci modern hakikati aramanın temsilcisi sayılabilir. Özgür ve dünyevi kültürün öncülerinden biri olarak görülebilir. O günlerde yayılan güç, hala hüküm süren, hayati önemde kapsamlı bir güçtür ve modern dünyanın ruhunda varlığını sürdürmektedir. Ancak bütün bunlar yeterli değildi. Bildiğiniz gibi gerçek dönüm noktası "düşünüyorum, öyleyse varım" diyen Dekart'la oldu.

Diğer Fuar-Özel Haberleri
Atölye Nokta Minifest’te
Yunus Emre Sandıklı'da Anılacak
Sema gösterileri Atina'yı büyüledi
Dedesinden kalan mirası yaşatıyor
Minifest çocukları çok sevindirecek
Lig bitse de, futbol ateşi üniversitelerde!
Eserler Türkiye'ye göre büyük paralara satıldı
Gençler bu topa tutulacak
Memleketin festival haritası
MİNİFEST'te çocuklara yok yok